31 Mart 2011 Perşembe

Uçsuz bucaksız Patagonya

 Patagonya, 2 Şubat 2011














Buenos Aires’den ayrılıyoruz geçici olarak. Buenos Aires’in merkezi otobüs terminali Retiro’dan bindiğimiz çift katlı Arjantin Otobüsüyle çok merak ettiğimiz Patagonya yollarına düştük sonunda.
18 saatlik ilk Güney Amerika otobüs yolculuğuna hazırız artık. Arjantinliler otobüs konusunda çok iyiler diye okumuştuk binmeden önce, yani bizdeki servisten kat be kat iyiymiş...yine de bizi tam olarak ne gibi sürprizlerin beklediğini bilmiyorduk. Gerçi Türkiye’ye göre epeyce pahalı olan otobüs biletlerinin birkaç türü var. Biz cama ejectivo denilen (bir nevi 2.sınıf) ve bayağı yatak olabilen koltuklarda seyahat edeceğiz. 4 çeşit koltuk var Arjantin otobüslerinde. Cama ejectivo, semi cama (yarım yatak olabilen), suit cama (tam yatak olabilen) ve normal koltukları olan otobüsler. 
Yola çıkalı daha 2-3 saat olmuştu yemek servisi başladı. Önce soğuk sandviç ve mezelerden oluşan bir tabak verdiler ardından epey büyük bir et parçası olan ana yemeği. Yemeğin yanında da istersen şarap. Yemek faslı bitince hadi bingo oynuyoruz dediler ve herkese bingo kağıtlarını dağıttılar. Biz daha 4-5 sayı öğrenmişken birden kendimizi İspanyolca tombala oynuyorken bulduk. Hemen sözlüğün sayılar bulunan sayfasını açtık ama nafile. Sayılar teker teker okunuyor ama biz bir türlü bizde var mı anlayamıyoruz. Birkaç tane anladık işaretledik. Sonra yavaş yavaş açıldık ama arkadan biri bingo diye bağırınca iş işten geçmiş oluyor. Muavin elinde koca bir şarap şişesiyle gelip kazanan şahsa verince ahlanıp  vahlanıyoruz. Hatta kesin biz bingo yapmıştık ama sayıları bilmiyoruz o yüzden olmadı. Bingo faslı bitince film konuluyor. İspanyolca altyazılı romantik komedi. Sonra koltuklarımızı yatak haline getirip uyumaya geçiyoruz. Güzel deliksiz bir uyku çekiyoruz.  Kahvaltı servisi başlayınca uyanıyoruz. Bir güzel kahvaltımızı yapıp camdan dışarıya bakmaya başlıyoruz ki uçsuz bucaksız Patagonya pampaları. Ne bir ağaç var ne de bir yükselti. Bizim Konya ovası bile yanında küçücük kalır. Derken lastiğimiz patlıyor çekiyoruz bir istasyona lastik değişiyor.
PUERTO MADRYN
Velhasıl saat 14.30’da Puerto Madryn otobüs terminalindeyiz. Hemen terminaldeki turizm ofisine gidip bir harita alıyoruz, ve kalacak bir yer bulmak için başlıyoruz sokakları dolaşmaya. 4-5 yere sorduktan sonra bir ailenin işlettiği Verona pansiyonda karar veriyoruz. Burası küçük bir sahil kasabası. Saat 13.30-17.00 hemen hemen tüm dükkanlar kapalı. Biz de sahildeki bir bara oturuyoruz bira içmek için.
Biramızı içerken gel-git’i seyrediyoruz. Evet Puerto Madryn’de günde 4 kez gel-git oluyor. Oturduğumuzda denize 50 metre mesafe vardı, deniz gittikçe bize yaklaşıyor. Biz kalkarken denizle 10 metre kalmıştı aramızda.










Peninsula (yarımada demekmiş) Valdes, denizaslanlarının, penguenlerin, orkaların yani bilumum canlının olduğu büyük bir yarımada. Koruma altındaki milli parkta Patagonya lamalarını gördük uçsuz bucaksız pampalarda. Punta Norte’ye vardığımızda ise yavrularıyla birlikte uçsuz bucaksız kumsalda güneşlenen, uyuyan, çok azı denize giren bir denizaslanı kolonisini görebildik.  Bir sürü yavru olduğu için orkalar bu sahile gelip kıyıya kadar çıkarak yavru denizaslanı yiyorlarmış. Eğer şanslıysanız görebilirsiniz diyor rehber. Ama biz ordayken böyle bir olay olmadı. Pek üzüldüğümüz söylenemez, nasılsa doğanın bu kuralı işliyor her daim, biz görmesek de olur…













Daha sonra başka bir koya gidip deniz fillerini görmeye çabaladık ancak mevsim onların çoktan buradan gitmiş olduğunu haber veriyordu, kumsalın güzelliğinin yanı sıra nefis mercan resifleri objektifimize harika renkler verdi.













Deniz filleri bize görünmese de sevimli pingüinos (penguenler) yanı başımızdaydı. Yıllar yılı belgesellerde izleyip, hep o paytak yürüyüşlerine güldüğümüz, uçamadıkları için hep bir garip, kuş- balık arasında kalmış penguenler yavrularıyla birlikte sakin sakin güneşin tadını çıkarıyorlardı biz vardığımızda. Pek istiflerini bozmadılar bizi görünce, öylece yukarı doğru bakmaya ve paytak paytak yürümeye devam ettiler. Kim bilir, belki de pek gıcık olmuşlardır fotoğraf çekmeye çalışan insanları görünce! Her neyse, o hallerini gördük ya artık daha belgesel seyretmesek de olur…
 

 
 


Belgesel film gibi yaşanılan günün yorgunluğunu 50 çeşit pizzasıyla gönlümüzü fetheden ve yanında Patagonya şarabı içtiğimiz küçük ve mütevazi pizzacı La Cesera‘da pizza yiyerek üzerimizden attık.(Arjantin’de klasik İtalyan etkisi, o kadar çok pizzacı, makarnacı ve dondurmacı var ki)










Ardından meydandaki parkta toplaşan kalabalığın yanına sokulduk. Üç kişilik bir sokak tiyatrosu izleyicileri gülmekten kırıyor ve bol alkış topluyordu. İspanyolcayı anlamadığımız halde hal ve hareketleriyle bizi de güldüren bu ekibin en sevimli ve meraklı izleyicileri ise çocuklardı.













EL CALAFATE, 6 Şubat 2011
Arjantin’de hiçbir şey için acele etmeye gerek yok çünkü hiçbir şey için stres yapmayan insanların diyarı burası! Otobüsümüzün saati çoktan geçtiği halde 2 saatlik bir gecikme olacağını ancak sorarak öğrenebiliyoruz. Hava güzel, nem yok, bekle gitsin! Aklımıza takılan tek şey aktarma yapacağımız ana durak Rio Gallegos’tan kalkacak otobüse yetişemeyecek olmamız. Yol belirliyor nasılsa yolcunun yönünü deyip beklemeye devam ettik. Sonunda otobüsümüz Don Otto geldi de 19 saatlik yolumuza çıkabildik.
Tahmin ettiğimiz üzere otobüsün gecikmesi nedeniyle bir sonraki otobüsü kaçırdık. Biz de bunun üzerine yolda tanıştığımız arkadaşlarımızın da gitmeyi hedefledikleri ve bizim de B planımızda bulunan El Calafate’ye gitmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız, birlikte çok keyifli günler geçirdik.

El Calafate ismini “yabanmersini” meyvesinden alıyor, And Dağlarının çevrelediği gölün etrafında kurulu olan bu güzel yerde yabanmersini o kadar çokmuş ki buraya onun adını vermişler. El Calafate, Patagonya’nın kurak pampalarının aksine gölün oluşturduğu ılıman hava nedeniyle yemyeşil. Gölde yazı geçirmeye gelen bir sürü flamingo vardı, tam bir köy havasında olan çiftlik evlerinin bahçelerinde de atlar.













El Calafate’ deki 2. Günümüzde anladık ki bu bölgelerin en büyük özelliği bolca milli parka sahip olmaları ve trekking-kamp-dağcılık için nefis zeminler sunmaları. Bizim böyle bir amacımız olmadığından (ekipmanımız yok, ayrıca eğitimimiz de) daha çok bu bölgelerin görülesi yerlerine gitmeye çalışıyoruz. El Calafate’deki Perito Moreno buzulu da işte böyle görülesi muhteşem bir yerdi. Arkadaşlarımızla birlikte kaldığımız hostelin ayarladığı tura yazıldık ve harika dağ manzaraları eşliğinde buzulun olduğu milli parka gittik. Tarif etmek zor, ancak o koskocaman canlı beyaz kitleyi görünce bakakalıyor insan. Canlı diyorum çünkü buzul sürekli olarak büyüyor, kendinden kopan parçalara aldırmaksızın. Dünyanın tek küçülmeyen buz kütlesi burası. And sıra dağlarının zirvesinden Lago Arjantin‘e (Arjantin Gölü) doğru yüzyıllardır kayan buz kütlesi gölün üzerindeki tekneden onu seyreden sefil insanlara ne kadar canlı ve muhteşem olduğunu gösterircesine sesler çıkarıyordu. Kendinden koparak göle düşen küçücük bir kitlenin bile kopuş anında çıkardığı çatırtı insanı hayrete düşürüyor doğrusu…neyse  daha fazla anlatamayacağız en iyisi resimler anlatsın.

 






USHUAIA, 9 Şubat 2011

‘Fin Del Mundo’ yani dünyanın sonu denen yerde Antarktika’ya sadece 1000 km uzaklıktayız. Buenos Aires’ten beri 3400 km yol yapmışız. Neden dünyanın sonu diye sorarsanız söyleyeyim: Ushuaia’lılara göre bu şehir dünyanı en güney noktasında bulunuyor. Buradan ötede insan yerleşimi yok, sadece askeri saha ve Antarktika yani güney kutbu var!











Tabii ki bu durum gayet güzel bir turistik malzeme ve gezginlerin mutlak uğrak noktası.  Ee, bizde gezgin olduğumuza göre buraya gelmek zorundaydık!
Yolu anlatmak lazım biraz da, Patagonya bölgesi bizim gördüğümüz kadarıyla uçsuz bucaksız pampalardan, (bu uçsuz bucaksız düzlüklere pampa deniyor) bu pampaların üzerindeki binlerce koyundan ve özellikle Rio Gallegos - Ushuaia yolu buyunca guanacolar (lama), deve kuşları, anguslar, akbabalar ve tilkilerle dolu yarı vahşi bir coğrafya.












Ortaokulda-lisede coğrafya derslerinde bize öğretilen böyle bir şeymiş meğer; göz alabildiğine uzanan neredeyse hiç ağaç ya da yüksek bir bitkinin bulunmadığı, bunun yerine çalı benzeri monte denen bitki örtüsünün her yanı kapladığı, sonsuzmuş gibi gelen dümdüz bir coğrafya. Ushuaia’ya gelene kadar bambaşka deneyimler yaşadık, öncelikle bu Patagonya bölgesi Arjantin ile Şili’nin paylaştığı, sınırdaş olduğu bir bölge, sınırlar da bir hayli ilginç. Arjantin toprakları içinde yer alan Ushuaia’ya gidebilmek için manasız bir şekilde Şili’ye girip çıkmamız gerekiyor, çünkü Macellan Boğazı’ndan geçmemiz gerek bu boğaz ise Şili sınırları içerisinde. Önce Arjantin sınırından çıkıp Şili pasaport kontrol noktasına girdik. Gerçi bu noktalar aynı bina içerisinde , neyse ki.. Burada yapılan kontrolde  El Calafate’den sırt çantamıza koyduğumuz lavantalarımıza el konuldu! Çünkü Şili devleti dışarıdan hiçbir surette bitki ve hayvan ürününü, hatta ağaç kakması bir bibloyu bile ülke sınırlarına sokmuyor, doğal düzeni bozmamak içinmiş. Ancak kontrol o kadar saçmaydı ki, orada olduklarını dahi unuttuğumuz kaçak lavantaları büyük sırt çantasına değil de yanımızda taşıdığımız küçüğüne koysaydık ona bakmadıkları için kaçak lavantalarımız başarıyla Şili’ye geçecek ve belki de tohumlarını her yana salacaktı! Sonunda kazasız belasız Şili damgasını aldıktan sonra bindiğimi arabalı gemiyle Macellan Boğazı’na açıldık. Bu arada şunu düşünmeden de edemiyoruz, neden bu toprakların bu boğazların isimleri onları keşfeden Avrupalıların isimleri? Güney Amerika’da tarih neden Avrupalıların keşifleriyle yazılıyor ki!  Bu konuda çok öfkeliyiz, talan, sömürü ve krallığı sürdürme gayreti içinde (emperyalizmin klasik döngüsü) yapılan keşifler buralarda yaşayan insanların sonu olmuş. Bütün bunlar yaşanması “kaçınılmaz” tarihsel süreçlerdi belki ancak sürekli olarak “Avrupalı” bakış açısı ile tüm Latin Amerika tarihinin yazılması tahammül sınırlarını zorlamakta.   Bölgenin eski dilleriyle var olan adları bile “keşif” sahibinin bulduğu adlarla anılıyor. Bu konu epey uzun ama üzerine düşünmek gerekiyor.
Macellan boğazı biraz bizim Çanakkale biraz da Eskihisar geçişlerini anımsattı. Farkı ise etrafında hiçbir yerleşimin olmamasıydı. Uçsuz bucaksız pampalara devam…Yol boyunca sayısız koyunun otlaması, Guanaco’ların (Patagonya Laması) komik halleri derken Şili’den çıkıp yeniden Arjantin sınırlarına girmiş olduk. Böylelikle pasaportumuza 3-4 saat içinde 4 farklı damga vuruldu: Arjantin çıkış, Şili giriş, Şili çıkış, Arjantin giriş! Sınırların manasızlığı bu olsa gerek. Ne anlamı var ki o uçsuz bucaksız coğrafyanın ortasında bu damgaların! Eski bir yerli atasözü diyor ki: İnsan toprağa aittir, toprak insana değil. Bize ait olduğunu sandığımız topraklar üzerine yapılan hesaplarla dönüyor bu dünya. Artık Ateş Topraklarındayız. Tierra del fuego: Bu ismi bile Macellan koymuş. Buralara ilk vardığında, sahilde ellerinde meşalelerle bekleyen bu topraklarda yaşayan insanları görmüş. Ellerindeki meşaleler nedeniyle uzaktan bakınca buralara Ateş Toprakları demiş. Kim bilir eski dilde bu toprakların ismi neydi.












Ushuaia’ya yaklaştıkça yükselti artmaya başladı. Önce güzel bir gölün kenarından kıvrıla kıvrıla dağlara doğru tırmandık, And Dağlarının kıtadaki son ucuna doğru. Manzara nefisti, artık etraf ağaçlanmış ve yemyeşildi. And’ların dorukları karlarla kaplıydı; insan bu yükseltileri görünce bu dünyanın üzerinde ne kadar küçük olduğunu fark ediyor. Otobüs terminali olmayan bu kocaman şehirde sahildeki benzinliğin yanında indik otobüsten. Ushuaia’da kışın kreş yazın hostel olarak kullanılan manzarası muhteşem çocuk ranzaları olan hostele yerleştik.
Fin del Mundo (Dünyanın sonunda) Menemen keyfi













Hostel mevzusunun en güzel yanı ve klasik otellerden farkı, acıktığınızda kendinize bir şeyler hazırlayabilmek için gerekli kap kaçağın olması. Biz de dünyanın sonuna gelmişiz menemen yemeden gitmeyelim dedik.



Bu dünyanın sonu mevzusu Ushuaia için o kadar işe yaramış ki, ekonomisi tamamen bu turizm üzerine dönüyor: Beagle kanalının ucundaki fener, deniz aslanları, penguene benzeyen ama uçabilen deniz kuşları bu şehrin görülmeye değer köşe taşları. Ama en önemli nokta ise burası Antarktika’ya giden tüm gemilerin kalktığı yer. Çünkü Ushuaia’dan Buenos Aires 3500 km iken Antarktika 1000 km.
Neyse kilometrelerin bir anlamı yok şimdi. Önemli olan yolculuğun kendisi. O halde yola devam...

25 Şubat 2011 Cuma

Mayıs Meydanı Anneleri

17 Şubat 2011- Buenos Aires














“Kendi çocuklarından doğmuş analar” diyor onlar için Eduardo Galeano. Yıl 1977, Arjantin’de faşist cunta, ülkedeki tüm devrimcilere, muhaliflere karşı cinayetler işliyor, insanları helikopterlerden Parana nehrine atıyor, işkenceyle öldürüp kaybediyor… Yaklaşık 30.000 insanın akıbeti ‘bilinmiyor’. İşte tam da bu toz dumanın ortasında, kaybolmuş sevdiklerinin fotoğraflarıyla Plaza de Mayo (Mayıs  Meydanı) meydanında, hükümetin Pembe Sarayının karşısında ortaya çıkıyor anneler. “Kışlaların, polis karakollarının, kilise bürolarının çevresinde döndükleri gibi inatla; bunca zamandır, bu kadar çok ağlamaktan kupkuru kesilmiş, varken yok olan ama belki de, -kim bilir?- bir yerlerde hala yaşayan sevdiklerini bunca zamandır beklemekten usanarak her şeyi göze almışlar.”
(Rüzgarın Yüzyılı Ateş Anıları 3. Kitap, Eduardo Galeano)

“Dövüşken bir dayanışma eylemi” annelerin ki.  Yalnızdılar ilk başlarda kendileri gibi olanlardan başka güvenebilecek kimseleri yoktu. Ne kiliseye ne de cuntaya alkış tutanlara bel bağladılar. Generaller ülkeyi kışlaya çevirmiş, gün cellatın günü olduğu kadar üçkağıtçının da günüdür. Her gün gerçekleşen kıyımlar karşısında ise insanlar omuz silkiyor “her halde bir şey yapmışlardır, mutlaka iyi bir nedeni vardır” ya da ıslık çalarak başka yöne bakıyorlar, “aman sakın bulaşma”.

Umutsuzca gözüken bu tabloya rağmen, kaybedecek hiçbir şeyimiz yok, aynı zamanda birbirimizden başka güveneceğimiz de dediler ve çıktılar faşist cuntanın karşısına. Birbirlerinin yüzlerine kapanıp ağladılar başkalarının değil. Ne de olsa birbirlerinin halinden ancak onlar anlarlardı. O güzel günlere inanan güzel çocuklarının anıları hala yanı başlarındaydı.

“Oğlumun yaşadığı inancıyla uyanıyorum” diyor birisi, hepsi. “Saatler ilerledikçe inancım azalmaya başlıyor. Öğle üzeri oğlum gene ölüyor. Akşamleyin canlanıyor; yakında geleceğine inanmaya başlıyorum, sofrada ona yer kuruyorum ama o yeni baştan ölüyor, ben de geceleyin umudumu yitirmiş yatıyorum. Uyandığımda onun yaşadığı içime doğuyor…”

Hayat sıfırlanmıştı onlar için. Çocukları yoktu ortalıkta. Sordular yine sordular cevap hep aynıydı. Velhasıl o güzel çocuklar yoktu artık. Ve anneler her şeyi unutmadan herkese hatırlatarak nerde bu güzel çocuklar diye soruyorlar her seferinde. Aralarından bazılarını da kaybetti cunta aynı çocukları gibi. Ama onlar inatla ayaktalar hala.  “Dinmeyen acılar, yoksun olduğumuz özgürlüklerdir.” diyerek çocuklarını sordular, soruyorlar hala. 1977’den beri 30 kusur yıldır dönüp duruyorlar inatla, bugün aradan onca zaman  geçmiş ama 96 yaşındaki Juanita Pargamente anlatırken olanları hala gözlerine yaş oturuyor. Ve en güzel de o gözler anlatmıyor mu yaşadıklarını?














Juanita Pargamente eyleme başlayan ilk annelerden. Aradan 34 yıl geçmiş olmasına rağmen yaşadıklarını ayrıntısıyla hatırlıyor:

“Bir araya geldik, başka bir yol bulmaya çalıştık cuntaya karşı koymak için, 30.000 insanımız kaybolmuştu. Bizim askerlerimiz bu ‘kaybetme’ işini Panama’daki U.S. okullarında öğrenmişlerdi. Asla kabul etmiyorlardı, yok sayıyorlardı. Kiliseye gittik, Psikoposa sorduk, yardım istedik. Ama hiç kimse bir şey bilmiyordu. Biz de ülkede politik olarak neler olup bittiğini bilmiyorduk, ta ki çocuklarımız kaybolana kadar.”














Juanita devam ediyor; “Kimin, kaç çocuğunun kaybolduğu önemli değildi. Önemli olan kaybolan tüm insanlar için bir araya gelmekti. Bu meydanı seçtik, 10-15 kişiydik, elimizde hiç bilgi yoktu, tüm bilgi meydana bakan o Pembe evdeydi (hükümet sarayı). Sonra toplandık, birbirimizle konuşmaya başladık, polis bize ‘burada duramazsınız, durmak yasak, yürüyün’ dedi; biz de meydanın etrafında dolanmaya başladık. Sonra demirler koydular Plaza de Mayo meydanının etrafına, biz de her gün meydana girmeye çalıştık inatla. Her gün polisten kaçarak başka yollar denedik. İçimizden kimilerimiz tutuklandı, kaybedildi, yılmadık. İnsanları bilgilendirmek için kampanyalar yaratmaya çalıştık. Ülkemizdeki insanlar neler olduğunu bilmiyor, bilmek istemiyorlardı. İnsanlar korkuyordu, cuntanın istediği de buydu. 1983’de sivil seçimler yapıldı ve cunta dönemi bitti ama bizim için değişen bir şey olmadı. Biz eylemimize devam ettik.”

Plaza de Mayo anneleri direniyor 30 kusur yıldır ve hala direnecekler yargılana kadar zalimler. Zalimleri mücadelelerinin aydınlığı yargılıyor hükümet yargılamasa ne olacak. Zalimler tek tek yakalanıyor şimdi, 400’e yakın faşist cuntanın alt veya üst düzey askeri tutuklandı. Devamı gelecek gibi. Juanita; “Unutulabilirdi tüm yaşananlar, ancak unutulmadı. Bırakamayız mücadeleyi, bırakamam!   Çünkü söz verdim! Bu sadece benim kararım değil, 30.000 kaybolan insanın sözü bu! Çocuklarımız adına, kaybolan insanlarımız adına daha iyi yaşanacak bir ülke yaratmaya çalışıyoruz şimdi. İnsanlara anlatmaya, dayanışmaya devam ediyoruz. Cuntacıların, işkencecilerin bir kısmı yargılanmaya başladı, kimisi cezalandırıldı, kimisi hala yargılanıyor. Devlet Başkanı Cristina da bize destek oldu, bizi anlıyor.”diyor.

Burada gördüklerimiz ve duyduklarımız, memleketteki referandum sürecinde iktidarın ve onu destekleyenlerin “darbeciler yargılanacak” diye kopardıkları yaygaranın nasıl da yalan olduğunu, buna karşın asıl önemli olanın mücadelenin kendisi olduğunu unutmadan inatla devam etmek gerekliliğini düşündürtüyor.

Plaza de Mayo anneleri hala çocukları için bahar kokan çiçekler topluyorlar Arjantin sokaklarından. Sevdikleri için yepyeni türküler söylüyorlar. Onların yolculuğun devamı da bu inattan geliyor. Yıllar geçiyor ama sönmüyor yüreklerindeki ateş. Gözlerine bakamıyor insan anlatırlarken tarihi. Onların yaşadığı da bitmeyen bir yolculuk uzak kıtalardan selam eden, bahar eyliyorlar kışı. 

 


10 Şubat 2011 Perşembe

Dulce de Leche Buenos Aires

27-31 Ocak Buenos Aires





Sevmeye, alışmaya başladık Buenos Aires’e. Hem güzel ama nemli havasına hem de canlı yapısına. Aslında 2 Buenos Aires var, belki daha da fazla. Aynı İstanbul gibi, aynı büyük şehirler gibi. Bir yanda, gayet “modern” bir şehir, yani kafeler, restaurantlar, kitapçılar, cd satan dükkanlar. Kısacası aradığın her şeyi bulman mümkün. Modernizm bu mu diye sorarsak “evet bu” diyebiliriz çünkü parası olan herkes tüm bunlardan faydalanabilir. Bir zamanlar Arjantinlilerin çoğunun parası vardı, orta sınıf çoğunluktaydı. Peki ya yoksullar, ellerinden her şeyleri alınanlar, olması gerekenin aksine yerlisi oldukları için hep dışında tutulanlar bu dünyanın? Bu dünyanın düzenini değiştirmedikçe bize rahat yüzü yok, Buenos Aires’te sokaklarda dolaşırken de yüzümüze vuran gerçek bu. Sömürülen kaynaklar, adaletsiz gelir dağılımı, kara bir leke gibi çöreklenen darbeler, kaybedilen-helikopterden nehre atılan devrimciler. Ne kadar da birbirine benzer tarihler yaşadık ve yaşıyoruz hala. Bir yandan da bu işin çıkmazlarla ve garip ilişkiler ağıyla dolu dengesi aklımızı alıyor. Velhasıl, biraz buranın tarihini okudukça “nasıl olur tüm bunlar “ sorusunu bırakıp “oluyor işte, Türkiye’de nasıl oluyorsa burada da oluyor “ diyoruz yeniden.
Kaldığımız otel odasında akşam vakti Steven Sodenberg’in ‘Che’nin Bolivya günlükleri’ üzerine yaptığı filmi izledik yeniden, elbette İspanyolcaydı ama anladık işte, hikayesini bildiğimiz film de olsa yaşananlar gün gibi ortadaydı. Che’yi yakalayan askerlerin nasıl “çaresiz ve alçakça” onu öldürdüklerini ve Bolivyalı köylüleri. İnsanların nasıl da kurulu düzenden ve güçlü olandan yana tavır almak zorunda olduklarını, devletin onlar üzerindeki yıldırıcı etkisini, devrim inancının Bolivyalı köylüleri saramadığı… Sonraki gün ise şehirde dolaşırken gözümüze çarpan ve mutlaka izlememiz gerektiğini düşündüğümüz ve halen gösterimde olan Tristan Bauer ‘in Che -Un Hombre Nuevo ( Yeni Bir İnsan ) belgesel-filmini izlemek için sinemaya gittik. Film İspanyolcaydı, biz yine söylenenleri anlamadık ama hikaye bizi içine aldı. Bir kere daha o genç yaşında devrim düşünü Küba'da gerçekleştirebildiği ve yine düşlerini yaşamak için çıktığı yolda öldüğü için Che‘yi kıskandık. Elbette iyi şeyler de oluyor, Bolivyalı bir başka köylü devlet başkanı oluyor ve anısına saygı gösteriyor düşleri kadar özgür olabilen Che‘nin. İnanıyoruz o düşlere ve her şeyin daha başka olabileceği bir dünyaya. Doğanın kanunu da bu değil midir? Elimizde açılan bir yara iyileşemeye çalışmaz mı; vücut hemen onu onarmak için var gücüyle çabalamaz mı? Kötüye gitmez aslında yara, hep iyileşmeye çalışır. İşte bunun gibi hayat da iyiye gitmek zorundadır. İşte o yüzden hala Tek Yol Devrim’dir.
 




Tekrar şehire dönelim, anlatalım biraz nasıl bir yerdeyiz. Buenos Aires çok büyük (yüz ölçüm olarak da) bir şehir. Aslında bir eyalet ancak şehir merkezi ayrıca özerk bir yapıya sahip ve kendine has bir yapısı var. Geniş ve birbirini kesen caddelerden, bloklardan oluşan, düzgün denebilecek bir yapıda, albenisi bol ve canlı bir organizma gibi. Geniş ve birbirinden oldukça farklı semtlerden oluşan şehirde özellikle yüksek katlı apartmanlar (30 katlı) insanı hayrete düşürüyor, neden böyle yapmışlar diyoruz sonradan genellikle orta ve orta-üst sınıfın bu yüksek (her açıdan: kat ve güvenlik) binaları özellikle seçtiğini anlıyoruz. İlginç de bir hikaye var; köylü ama toprak sahibi bir ailenin kızı ile şehirli bir genç birbirlerini severler. Ancak Buenos Aires’li gencin ailesi kızın zengin ama köylü olması nedeniyle bu evliliğe izin vermez. Bu arada bu gencin ailesinin bahçeli evi de Buenos Aires’in en gözde semtlerinden birinde ve evlerinin karşındaki arazide kendi kiliseleri de vardır. Özellikle bu kilise onlar için çok önemli, evlerinin bahçesinden bu kiliseyi görmeyi çok severler. Evliliklerine izin verilmediği için dünyası yıkılan zengin ama köylü kız ise öcünü almak için planlar yapar ve sonunda bu ailenin evinin tam karşısına, kilise ile ev arasına 30 katlı apartman yaptırır. Yapıldığı tarihte bu apartman tüm kıtanın en yüksek binası ünvanını alır. İşte burası Latin Amerika ve burada her şey mümkün. Elbette şehirde İspanyol sömürge döneminden kalma bir çok bina ve görülesi mekan da mevcut.
Boca
 
En farklı mahallerden birisi ise meşhur “Boca”. La Plata nehrinin denize döküldüğü ağızdaki liman mahallesi. (Boca, İspanyolca ve İtalyanca ağız demek.) İlk olarak İtalyan göçmenlerin çalışmak için yerleştikleri ve renkli liman konteynırlardan (büyük gemilerde yüklerin taşındığı büyük kapalı kutular) dönüştürdükleri evleri, şarkıları da Tangoya dönüşerek bu kendine has mahalle ortaya çıkmış. Şimdilerde bu eski evler tamamen turistik bir sokağa evrilmiş (Caminito) ancak mahallenin ruhu yaşıyor, her şeye inat bir halleri var sanki. Elbette ağırlıkla erkek egemen bir başkaldırış bu çünkü kendilerini en iyi futbolla (Boca Juniors) ve bıçkın duruşla ifade ediyorlar. Mesela mahallenin içlerine girmeyi tavsiye etmiyor tur acenteleri, “soyulursunuz” diyorlar. Bunu nasıl yorumlamak gerek bilmiyoruz ama mülksüz olunca insan bu uyarıların pek de bir önemi kalmıyor diye düşünüyoruz.   
 



  
İşçi sınıfının ve varoşların temsilcisi Boca Juniors.
 
Maçlarını “Çikolata Kutusu” anlamına gelen “La Bonbonera”da oynayan Boca’nın sadece Arjantin’de değil tüm dünyada yeri ayrıdır. Aynı Barcelona gibi aynı Livorno gibi. Boca Juniors, kurulduğu şehrin tüm özelliklerini taşır. Boca’nın liman işçilerinin ve tüm yoksulların takımıdır. Boca aynı zamanda gelmiş geçmiş en büyük futbol ilahı, Diego Armando Maradona'nın da takımıdır. Castro ve Chavez’in kadim dostu, Che dövmeli ve cefakar futbol seyircisinin sevgilisi Maradona.
Boca’da futbol’un erkek egemenliğinden dem vurmak, futbolu, 22 adamın bir topun peşinden anlamsızca koşması olarak tanımlamakla aynı şey. Halbuki, J.B.Priestley ne güzel ifade etmiş: "Futbolun 22 adamın topun peşinden koşması olduğunu düşünmenin, kemanın telden ve yaydan, Hamlet'in kağıt ve mürekkepten ibaret olduğunu söylemekten bir farkı yoktur." (Futbolun erkek egemenliği üzerine anlaşamadığımız için Özgür’ün zorunlu ve bir o kadar da gerekli notu)


Tekrar şehre dönersek, hava Şubat ayı olması sebebiyle sıcak ve çoğu zaman nemli. Sıcak dediysek dayanılmayacak gibi değil aslında yazın İstanbul nasılsa öyle, kimi zaman serin serin esen bir rüzgarla rahatlayıp ertesi gün nem yüzünden iki kilo terleyebilirsiniz. Şehirde ulaşım otobüs, taksi ve metroyla sağlanmakta; otobüsler özelleştirilmiş, otobüse binerken şoföre nereye gideceğini söylüyorsunuz (her yerin fiyatı farklı). Şoförün arkasındaki makineye metal bozukluk atarak biniyoruz tabii eğer bozukluk bulabilirsek. Evet ilginç bir ayrıntı da bu şehirde bir türlü bozukluk bulamamak. Paramızı bozabilmek için marketten yada herhangi bir dükkandan bir şey aldıktan sonra dahi bozukluk vermemek için daha az para almayı tercih edip bozukluk vermiyorlar. 
Gelelim Arjantin’in meşhur etine!! Yolumuzun Avrupa ayağında bundan sonraki durağımızın neresi olduğunu soran herkes, Arjantin olduğunu öğrendiğinde “artık ucuz ve nefis Arjantin etini yemeden dönmezsiniz” diyordu. Evet burası tam olarak bir parilla (ızgara) ve asado (ateşte çevirerek pişirme) cenneti, yolda izde her yerde parilla yazan tabelalarla karşılaşmak mümkün ancak et fiyatları sanıldığı kadar ucuz değil artık. Özellikle 1990’larda başlayan neoliberal politikalar, 2001 de yaşanan büyük kriz ve toplumsal çalkantıdan sonra enflasyon artışı gündelik yaşantının tamamında olduğu gibi et fiyatlarını da oldukça etkilemiş. Son 4 yılda et fiyatları %400 artmış. Yerine ve tarzına göre değişen lokantalarda birbirinden farklı fiyatlar bulduk; 1 TL. 2.5 pesoya eşdeğer olduğu halde fiyatlar sanıldığı kadar her keseye uygun değil. Porsiyonların büyüklüğüne güvenerek bizde kendimizi çok fazla zorlamadan kesemize uygun parilla ve asadoların tadına baktık.
Ermeni lokantası Sarkis



Arjantinin nüfüsunun büyük çoğunluğunu İspanyol ve İtalyan kökenliler oluşturmakta ancak azımsanamayacak bir farklı topluluklar birliği de var bu ülkede. Özellikle Buenos Aires’te yerleşen bu farklı topluluklardan bizi en çok etkileyen Ermeniler oldu. Büyük kıyımdan kaçabilen Ermeniler bu uzak diyarlarda kendilerine de bir yer olduğunu umarak kalabalık bir topluluk olarak Buenos Aires’e yerleşmişler. Kendi mahalleleri de var, dükkanları ve meyhaneleri olduğu gibi. Bu meyhanelerden en güzeline Sarkis’e biz de gittik; hep beraber rakı içtik, çok iyi bildiğimiz ve  damağımıza hiç de yabancı olmayan mezelerinden tadıp nefis kebaplarını yedik.

Diğer kalabalık topluluklar ise Osmanlı İmparatorluğu zamanında gelip buralara göçen Araplar ( Lübnanlı, Suriyeli vs. Genel olarak El Turco diye biliniyorlar )

Ermeni Kültür Merkezi'nde Tango gecesi 

Yasak olan kürtaj*
 
Özellikle son yıllarda Latin Amerika’da esen sol rüzgarlara rağmen dünyanın bu bölgesindeki pek çok ülkede, koyu Katolik dindar halklar ve bu noktaya pek de dokunamayan iktidarlar nedeniyle kadınların kürtaj yaptırması yasak. Arjantin’de kürtaj yasağını protesto eden ve bununla ilgili mücadele eden feministler var ancak ne yazık ki hala bu konuda bir gelişme yok. Öğrendiğimize göre her yıl 2000 kadın yasal ve hijyenik olmayan kürtaj koşulları nedeniyle hayatını kaybediyor.  Bu yüzden bir yandan sokaklarda o kadar çok çocuk olması bizi sevindirirken bir yandan da acaba bu çocukların yanında bulunan anneleri kaç yaşında ve seçeneği olsa ne yapardı diye düşünmeden edemiyoruz.  
* Latin Amerika ve Karayip ülkelerinden yalnızca Küba ve Porto Riko ile Meksika’nın başkenti Mexico City eyaletinde kürtaj yasal bir hak olarak tanınıyor. Diğer ülkelerde ise özellikle Katolik Kilisesi’nin etkisiyle kürtaj, yasal bir hak olarak henüz tanınmış değil. Şili, El Salvador ve Nikaragua’da kürtaj “her koşulda” yasak iken, kıtanın diğer ülkelerinde ise “tecavüz, ensest, anne sağlığının risk altında olması ve ölümcül risklerde” kürtaj bir tedavi yöntemi olarak kullanılabiliyor.
San Telmo’da Pazar yeri

                                                

Bu kadar canlı bir şehirde Pazar yeri olmadığını düşünebilir misiniz? Her Pazar San Telmo semtinde kurulan ve ucu gözükmeyen bu pazarda her türlü hediyelik eşyadan antika fincan takımlarına, eski plaklardan nefis posterlere kadar o kadar çok şey var ki, insanın başı dönüyor bakmaktan. Ama yine bakmaya devam ettik, bütün günümüzü San Telmo’da geçirdik, arada biftekli sandviç yedik, sokak sanatçılarını dinledik, akşamında da davul çalan ekibin sokağı nasıl şenlendirdiğini gördük.      
Güzel havalar şehri Buenos Aires’e tekrar geri dönmek üzere şimdilik buradan ayrılıyoruz ve yolumuz Patagonya’ya doğru. Kıtanın ve dünyanın en güney ucuna, Ateş Topraklarına vardığımızda yeniden yazmak üzere…